21.05.2015

ÜFTÂDE HAZRETLERİ

ÜFTÂDE HAZRETLERİ

Osmanlı Pâdişah larından Kanûnî Sultan Süleymân Hân zamanında,Bursa da yaşayan büyük velîlerden.1490 H.895 senesinde Bursada doğdu.İsmi Muhammed olup,babası Manyaslı Mehmed Efendidir.Üftâde lakabıyla meşhûr oldu Bursanın çeşitli câmilerinde müezzin ve imâm olarak vazife yaptı.1581 (H.989) da Bursada vefât etti.Muhammed Üftâde yeni doğduğunda, annesi bir rüyâ gördü.Çocuğu büyük bir süt deryâsında yüzüyordu. Telâşla uyanıp,rüyâyı kocasına anlattı.O da Oğlumuz büyüyünce, inşâAllah(c.c.) çok büyük bir âlim ve velî olacak.diye tâbir etti.Mehmed Efendi, daha küçük yaşta bulunan oğlu Muhammed Üftâdeyi, ipek satan bir tüccarın yanına çalışmaya verdi. Muhammed Üftâde,orada çalışmaya başladı. Fakat bir hafta içinde,ustası ve babası vefât edince,çocuk yaşta âilesinin geçim yükünü omuzuna aldı.Hem çalışıyor, annesinin ve kardeşlerinin kimseye muhtâc olmadan geçinmelerini sağlıyor hem de boş zamanlarında Bursadaki medreselere gidip gelerek, zâhirî ilimleri öğrenmeye gayret ediyordu. Seneler sonra, zâhirî ilimleri öğrenerek, Bursa Ulu Câmiinde müezzinlik yapmaya başladı. Sonra Doğan Bey Câmiine imâm oldu. Senelerce bu vazifeyi yaparak,insanların ibâdetlerini doğru yapmasına vesîle oldu. Muhammed Üftâdenin, Ulu Câmii medheden bir beyti, câminin batı kapısı çevresinde hâlen yazılıdır. Arabî olan beyt şöyledir:

"Yâ câmial-kebîr ve yâ mecma alkibâr,
Tûbâ limen yezûrüke fil-leyli vennehâr."


Mânâsı:
Ey Ulu câmi! Ey büyüklerin toplandığı yer!
Seni gece-gündüz ziyâret edenlere olsun
müjdeler!


Bir gün rüyâda Seyyid Emîr Buhârî hazretlerini gördü.Bizim câmide vâz ve nasîhat eyle!" emri üzerine, sabahleyin Emîr Buhârî Câmiinde vâz ve nasîhate başladı.Muhammed Üftâde, uzun boylu,müşfik bakışlı, devamlı tebessüm hâlinde olan bir zâttı.Görünüşü ile etrâfındakilere güven ve îtimâd telkin eder, herkesin takdîrine mazhâr olurdu.Kur'ân-ı kerîm okurken,güzel sesinde sanki ağlıyormuş hâli müşâhede edilirdi.Kimsenin kalbini kırmaz, kalb kırarım korkusuyla kendine hakâret edenlere bile hiç karşılık vermezdi.Câmiye sabah herkesten önce gider,yatsı namazından sonra orada gece geç vakitlere kadar ibâdet ederdi. Bâzı geceler evine giderken, ıssız sokaklarda bir sarhoşa rastlasa, ona yardım ederek evine kadar götürürdü. Herkese yardım ettiği için, Bursalılar onu çok severdi.Vakitlerini hep ibâdet yaparak geçiren Muhammed Üftâde, tasavvuf büyüklerinin yolunda bulunmayı arzu ettiğinden, bir velînin yanında yetişmeyi çok isterdi. Bu sebeple, böyle bir velîyi hep arar dururdu. Bir gün Karacabeyli Hızır Dede isminde bir velînin Bursaya geldiğini ve Ulu Câminin yanında ikâmet ettiğini öğrendi. Huzûruna varıp, talebesi olmak istediğini bildirdi. O da kabûl ederek, Muhammed Üftâdeyi yetiştirmeye başladı.Muhammed Üftâde,hocasının verdiği her vazifeyi en güzel şekliyle yaparak hizmet ediyordu. Nefsini terbiye etmek için, nefsinin istediklerini yapmayıp,istemediklerini yapıyordu Haramlardan şiddetle kaçıyor, şüpheli korkusuyla mübahların bile fazlasını terkediyordu. Bu şekilde hocası Hızır Dedenin terbiyesinde sekiz yıl canla başla çalıştı. Onun vefâtından sonra da Şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde ederek kalb gözü açıldı, kemâle gelip olgunlaştı. Her nefes alıp vermesinde Allah(c.c.)ü teâlâya hamd eder,cenâb-ı Hakkı bir an olsun hatırından çıkarmazdı. Lüzumsuz hiç konuşmazdı.Konuştuğu zaman da hikmetler saçar,dinleyenlerin herbiri, kâbiliyeti kadar istifâde ederdi. Onun bu konuşmalarını talebesi Azîz Mahmûd Hüdâyî Vâkıât adlı eserinde topladı.Muhammed Üftâde, hocasından sonra talebeleri yetiştirmek üzere dergâhta ders vermeye başladı. Onların en iyi şekilde yetişmesi için gayret gösteriyor, hocasının kendisini yetiştirdiği gibi onları irşad ediyordu. Muhammed Üftâde hazretlerini sevenlerden fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için de bu arzusuna nâil olamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline çok üzülürdü. Yine bir sene parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, hanımına; "Eğer bu sene de hacca gidemezsem, seni üç talak ile boşadım." dedi. Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı.Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse,hanımı boş olacaktı. Bir yerden de borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, aklına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip, ağlayarak durumunu anlattı. Muhammed Üftâde; "Bizim Eskici Mehmed Dedeye git, bizim selâmımızı
söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur.buyurdu.Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dedenin dükkanına koştu. Mehmed Dedeye hocasının selâmını söyleyip, derdini anlattı.Mehmed Dede Ey fakir Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma dedi. Fakir gözlerini açtığında,kendilerini Kabede buldular. Mehmed Dede, Allah(c.c.) teâlânın izniyle, fakiri bir anda kerâmet gösterdi. O gün, Arefe idi, hacılar Arafata çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafata çıktılar.Ertesi günü Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiler.Ziyâret yerlerine gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir,birkaç hediye alıp,bir kısmını götürmeleri için hemşehrisi olan hacılara emânet etti.Vedâlaşarak ayrıldılar. Aynı şekilde bir anda Mekke-i mükerremeden Bursaya geldiler.Fakir, getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince,hanımı,birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; Sen beni boşamadın mı Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun dedi.Kocası da Hanım ben hacdan geliyorum. İşte bu getirdiklerimi de Mekkeden aldım.dediyse de, kadın Bir de yalan söylüyorsun.Üç-beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi Seni mahkemeye vereceğim.dedi.Kâdıya giderek durumu anlattı ve Nikâhımızın feshedilmesini istiyorum. Çünkü nikâhsız yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum.dedi. O sırada Bursa kâdılığına Azîz Mahmûd Hüdâyî bakıyordu. Kâdı, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir, hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamada tavâf edip,ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp, getirmeleri için emânet eşyâ verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir,Mehmed Dedeyi şâhid gösterdi. Mehmed Dede de Şeytan, Allah(c.c.)ü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de,bir velînin bir anda Kâbeye gitmesi niçin kabûl edilmez dedi.Kâdı hayret ederek,mahkemeyi diğer hacıların geleceği günlerden birine tehir etti.Aradan günler geçti. Bursalı hacılar hacdan döndüler.Mahkeme gününde de,şâhid olarak fakirin hac vazifesini yaptığını, hattâ emânet verdiği şeyleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı,şâhidlerin verdiği ifâde ile, dâvâcı hanımın nikâhı feshetme isteğini reddetti. Böylece,boşanma hâdisesi olmadı.Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi, bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamadı.Nihâyet Eskici Mehmed Dedenin yanına gidip Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim.deyince o daNasîbiniz bizden değil,Üftâdedendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin.dedi.Kadı, evine gitti.Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti.Kendisi de sırmalı kaftanını ve sarığını giyerek,hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp,Üftâde hazretlerine gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının, bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen atı ileri süremedi. (Bukayanın Üçkuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Atından indi. Sırmalı kaftanıyla, Üftâdenin dergâhına doğru yürüdü. Dergâha vardığında, eski bir hırka giyen ve bahçeyi çapalayan Üftâde hazretlerini gördü. Üftâde, gelenleri görünce doğruldu ve; "Ey Kâdı efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır, biz de,fakirlik kapısının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimiz bir araya gelip bağdaşamayız. Senin ilmin, malın, mülkün,şânın ve mâmur bir dünyân var.Bizim gibi kulların, Allah(c.c.)ü teâlâdan başka hiçbir şeyi yoktur." buyurdu. Bu sözler, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyîye o kadar tesir etti ki,gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde;"Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Yeter ki, talebeniz olabilmekle ve hizmetinizi görmekle şerefleneyim. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samîmî istek üzerine,Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki: "Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Kâdı,derhâl kâdılığı bırakıp, ciğer satmaya başladı. Aldığı ciğerleri Bursa sokaklarında; "Ciğerci! Ciğerciiii!" diye bağırarak satıyordu.Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; "Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş!" diyorlardı. Bu şekilde nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam Üftâdenin huzûruna geldiğinde,hocası; "Bugün ne yaptın, ciğerleri satabildin mi?" diye soruyor, o da, o günkü olup bitenleri anlatıyordu. Üftâde, bu şekilde yeni talebesinin nefsini kırıp terbiye ettikten sonra,Azîz Mahmûd Hüdâyîyi, dergâhta helâ temizleme işinde çalışmak üzere vazifelendirdi. Onu husûsî sohbetleri ve teveccühleri ile yetiştirmek, evliyâlık makamlarında yükseltmek için uğraştı.Nefsini terbiyede, kısa zamanda diğer talebelerden çok ileri geçtiğini gördü. Üç sene sonra ona icâzet, diploma verdi. Yerine halîfesi, vekîli olduğunu bildirdi.Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd Hân ileÜftâde, bir gün sohbet ediyorlardı. Bir ara Üftâde, görünüşte lüzûmsuz bir takım el kol hareketleri yapmaya başladı. Mübârek yüzünün rengi, hâlden hâle giriyordu.Sonra eliyle bir yer sıvarmış gibi yaptı. Pâdişâh, âniden yapılan bu hareketlere önce bir mânâ veremedi. Sonra Üftâdenin elinin siyahlaştığını görünce; "Efendi hazretleri! Niçin böyle hareketler yapmaya başladınız! Elinizin siyahlaşmasına sebep nedir?" diye sordu. O da Sultânım! Tebeanızdan bir balıkçı tayfası Karadenizin sularında balık tutuyordu. Tekneleri su alacak şekilde delindi. Bizden yardım istedikleri için biz de imdâdlarına yetişerek, teknelerini tâmir ettik.Bu sebeple elimiz karardı. Elhamdülillah müslümanların boğulmaktan kurtulmasına vesîle olduk." buyurdu. Üftâde hazretleri bir gün talebeleriyle kıra gitti. Bir pınar başında oturup sohbete başladılar. Vakit ilerlemişti. Talebelerin bâzıları acıktıklarından; "Hocamız müsâade etse de bir yemek yesek." diye gönüllerinden geçirdiler. Onların bu düşüncelerini anlayan Üftâde; "Yâ Rabbî! Bu talebelerime bir sini yemek ihsân eyle!" diyerek içinden duâ etti.O anda ortaya, getireni görünmeyen bir sini yemek kondu. Üftâde, talebelerine;"Haydi evlâtlarım, yemeklerimizi yiyelim." buyurdu.Besmele çekilerek yemek yendikten sonra,sini âniden kayboldu İleri gelen talebelerinden Kemâl Dede; "Sini, suyun içine girdi!" diyerek sininin peşinden suya girmeye başladı. Üftâde; "Suyun içine sakın girme!" diyene kadar, Kemâl Dede suyun içinde eli kılıçlı iki kişinin kendisine doğru hücûm ettiğini gördü. Hızla sudan çıkarak hocasının yanına koştu. Hâdiseyi görenler şaşırıp kaldılar.Bir gün Üftâde hazretlerine bir kadın gelip;"Efendim! Bir oğlum vardı. Hiçbir suçu olmadığı hâlde iftirâcıların şikâyeti ile hapse attılar. Hakkımızı arayacak kimsemiz yok. Ne olur bir duâ buyurun da, oğlumun suçsuz olduğu anlaşılsın." dedi. Bunu derken,kadının iki gözünden çeşme gibi yaş akıyordu. Kadının bu hâline dayanamayan Üftâde, ellerini açarak Allah(c.c.)ü teâlâya duâ etti. Kadına dönerek; "Evinize gidebilirsiniz." buyurdu. Kadın, merak içinde eve geldiğinde, oğlunun evde oturduğunu gördü. Oğlunun hasretiyle yanan kadın,evlâdına sarılıp gözlerinden öptü ve;"Yavrucuğum! Seni hapishâneden nasıl oldu da bıraktılar deyince, oğlu; "Ben de nasıl olduğunu bilemiyorum. Hapishânede otururken, bir anda bir el beni evimize koydu. Şaşırıp kaldım." dedi. Kadın, bunun Üftâde hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladı.Üftâde hazretleri, bir gün katırına binmiş evine giderken, önüne ihtiyâr bir zât çıkıp,borçlu olduğunu, yaşlılık sebebiyle çalışamadığını, bu sebeple de borcunu veremediğini bildirdi. Sonra da bir miktar para istedi. Üftâde, adamın hâline acıdı ve Kimseye söylemezsen borcunu vereyim.buyurdu. Adam söz verince, Üftâde; "Şu taşı kaldır ve altındakileri al dedi. Adam taşı kaldırdı. Altındaki bir miktar parayı görünce,hayret ederek hepsini cebine doldurdu.Üftâde hazretlerine teşekkür ederek ayrıldı. Parayı saydığında, tam borcu kadar olduğunu gördü. Alacaklıya gidip borcunu verdikten sonra, tamâh ederek tekrar o taşın yanına geldi. Büyük bir heyecanla taşı kaldırdığında, hiçbir şey bulamadı. Bu işin,Üftâdenin bir kerâmeti olduğunu anladı.Huzûruna giderek talebesi olup, sohbetiyle şereflendi.Bir gün Yalova dan İstanbula bir gemi gidiyordu. İstanbul a yaklaştıkları sırada,şiddetli bir rüzgâr esmeye, dalgalar gittikçe büyümeye, gemiye şiddetle vurmaya başladı.Dalgaların vuruşundan tahtalar gıcırdıyordu.Gemi, koca denizde bir o tarafa, bir bu tarafa yalpalıyor, devrilecek gibi oluyordu.Yolcular ne yapacaklarını şaşırdılar.Herkes geminin bir tarafına birikince,tehlike daha da büyüdü.Kaptan, yolcuları teskîn etmeye çalışıyor ve herkesin yerinde oturmasını tavsiye ediyordu. Herkes birbiriyle helâlleşiyor ve şimdiye kadar işlediği günahlarına tövbe ediyordu.Bâzıları da,kurtulmaları için adakta bulunuyordu.Yolcuların arasındaki bir genç, Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûrelerini okuyarak,hâsıl olan sevâbı; Peygamber efendimizin,Eshâb-ı kirâmın,evliyânın,âlimlerin ve zamânın velîlerinden Üftâde hazretlerinin rûh-ı 
şerîflerine hediye etti. Sonra da; "Yâ hazret-i Üftâde! Himmetinizi, yardımınızı istirhâm ediyorum." dedi. O anda, uzaklardan bir karaltı peydâ oldu. Yaklaştıkca, bunun bir insan olduğunu, suyun üzerinde süratle kendilerine doğru geldiğini gördüler. Onun yürüdüğü yerlerde dalgalar hemen sâkinleşiyordu. Nihayet o zat geminin yanına geldi ve gemiyi eliyle bir miktar tuttuktan sonra, geminin önünden yürümeye başladı.Yürüdüğü yerlerde deniz durgunlaşıyordu.Bir müddet sonra gözden kayboldu. Kaptan,o kimsenin su üzerinde gittiği istikamete göre, geminin dümenini ayarladı. Bir müddet sonra, selametle sahile vardılar. Herkes bu hadise karşısında şaşırıp kaldı. Sadece o delikanlı şaşırmamıştı. Yolcular sâhile çıktıklarında, bir kimse karşılarına çıkıp onlara; "Ey yolcular! Üftade hazretlerinin selamı var. Sağ olduğum müddetçe, bu sırrı kimseye söylemesinler diye bana emretti."dedi.Bir kış günü akşamı,Üftade hazretleri talebelerini toplamış sohbet ediyordu. Bir ara; "Dostlarım! Canımız taze üzüm istedi.Acaba bulmak mümkün müdür?"buyurdu.Talebeler içlerinden; "Bu kış günü,bu karda taze üzüm olur mu?" diye düşünürlerken, Aziz Mahmud Hudayî de kendi kendine; "Mademki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır."diye düşünerek ayağa kalktı ve; "Efendim! Müsaade ederseniz bendeniz getireyim."dedi.Müsaade edilince sepeti aldığı gibi Bursa nın Çekirge mevki indeki bağa gitti.Bağ, karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümler gördü. Bunun hocası Üftâdenin bir kerameti olduğunu anlayıp,üzümleri sepete koymaya başladı.Asma daki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuştu. Sepeti omuzuna alarak dergaha doğru yürüdü. Hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştıysa da başaramadı.Çaresiz kalınca hocası Üftade den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; "İmdat! Yâ mübarek hocam!" der demez, çukurun başından bir ses; "Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim." dedi. Bu sesin sahibine baktı, fakat tanıyamadı. Çukurun başındaki kimsenin kendisine gülümsediğini gördü. Utanarak elini uzattı. Yukarı çıktığında o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak dergâha doğru süratle gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devam ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören talebeler şaşırıp kaldılar. Üftade hazretleri, yardım edenin Hızır aleyhisselam olduğunu söyledi. Talebeler hocaları Üftâdenin, Allah(c.c.)ü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdayî nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.Bir gün Üftade, talebeleriyle kıra çıkmıştı.Talebeler hocalarına takdim etmek üzere,çiçeklerden demet yaparak huzûra getirdiler.Herkesin çiçeğini kabûl eden Üftâde, Azîz Mahmûd Hüdâyînin getirdiği kırık saplı çiçeği görünce; "Evlâdım! Bütün arkadaşların demet demet çiçek getirdikleri hâlde, sen niçin sapı kırık bir çiçek getirdin?" diye sordu. Hüdâyî de; "Efendim, zât-ı âlinize ne takdim etsem azdır. Fakat hangi çiçeği koparmak için eğilsem, o çiçeğin; Allah (c.c.)ü teâlâyı zikrettiğini gördüm. Ancak, bu gördüğünüz sapı kırık çiçeğin zikredemediğini görünce, onu size getirdim.Kusurumu bağışlamanızı istirhâm ederim"dedi. Bu cevap, Üftâde hazretlerinin çok hoşuna gitti ve Azîz Mahmûd Hüdâyîye hayır duâlarda bulundu.Muhammed Üftâde hazretleri, 1581 (H.989) senesinde Bursa da hastalandı. Talebelerini başına toplayıp, onlara son nasîhatlerini yaptıktan sonra, Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Sağlığında kendi yaptırdığı câminin bahçesine defnedildi. Mezarının üzerine türbe yapıldı. Sandukasının başucundaki levhada şu şiir yazılıdır:

Bâğ-ı aşkın andelibi, hazret-i Üftâdedir.
Dertli âşıklar tabîbi, hazret-i Üftâdedir.
Vâsıl-ı kâmil odur, tevhîd-i Zâta şübhesiz,
Gösteren râh-ı Hüdâyı hazret-i Üftâdedir.
Eyleyen rûhundan istimdâd erişir matlûba,
Halleden her müşkilâtı, hazret-i Üftâdedir.
Sıdkile ol Hüdâî eşiğinde dâimâ,
Bil hakîkat kutb-ül-aktâb hazret-i Üftâdedir.


Üftadenin; Hutbe Mecmûası ve Dîvân adlı iki eseri vardır.Üftade hazretlerinin yazdığı ve halk arasında meşhûr olan bir şiiri: 


Hakka âşık olanlar,
Zikrullahtan kaçar mı?
Ârif olan cevheri,
Boş yerlere saçar mı?
Gelsin mârifet olan,
Yoktur sözümde yalan,
Emmâreye kul olan,
Hayr ü şerri seçer mi?
Gerçek bu söz yârenler,
Gördüm demez görenler,
Kerâmete erenler,
Gizli sırrın açar mı?
Üftâde yanıp tüter,
Bülbüller gibi öter,
Dervişlere taş atan,
Îmân ile göçer mi?


MESNEVÎ OKUT
Üftâde hazretleri, dergahta talebelere ders verdiği zamanlarda, bir gece rüyasında Mevlana Celâleddîn-i Rûmîyi gördü. Mevlana Celaleddîn-i Rûmî buyurdu ki Talebelere bizim Mesnevîden de okutunuz!" O da Farsçayı bilemiyorum.deyince, Mevlanâ hazretleri; "Sen başla bir kere, Allah(c.c.)ü teâlâ yardım eder.buyurdu. Ertesi sabah,hiç Farisî bilmediği halde, kırk yıldır Farsça tahsîli görmüş gibi Mesnevîden vâz ve nasîhat vermeye başladı.BURSA DAN KÂBEYİ SEYRETTİ Bir ikindi vaktinde, Muhammed Üftâdenin yanına yaşlı bir kimse geldi.Efendim! Bu sene çocuklarımla birlikte hacca gitmiştik.Vazifelerimizi yaptıktan sonra, maddî gücüm olmadığı için onları getiremedim. Yanlarına bir mikdar para bıraktıktan sonra, kendim geldim. Eğer onları buraya getirmek mümkünse, getirmenizi istirham edecektim."diye yalvardı. Üftâde de; "Sağlığımda kimseye söylemezseniz getirelim." buyurdu.Hacı da söylemeyeceğine söz verince, Üftâde hazretleri adamın yönünü kıbleye doğru çevirdikten sonra; "Şimdi bakınız! Kâbe-imuazzamanın yanındaki namaz kılan şu kimseler hanımın ve çocukların değil mi?" buyurdu. Adam hayretle binlerce kilometre uzakta bulunan Kâbenin yanındaki çocuklarını gördü. Üftâde, namaz kılan çocuklara hitâb ederek; "Annenizle birlikte,Harem-i şerîfin dışındaki deveye binip acele geliniz!" buyurdu. Çocuklar, namazlarını bitirir bitirmez annelerini aldılar ve dışarı çıktılar. Dışarda bir devenin beklediğini gördüler. Üçü birden deveye binip Bursa ya doğru sürdüler. Devenin her adımı, gözün görebildiği uzaklığı katediyordu. Kısa bir zaman sonra deve, çocuklarla birlikte yanlarına geldi. Üftâde, deveye bir şeyler söyleyince, birden kayboldu. O, hacıya da;"Bunu sakın kimseye söyleme!" diye tekrar tenbih eyledi.







Bumerang - Yazarkafe